24 Mayıs 2016 Salı

Makyajın Tarihi


Makyaj tarihi Mısır ve Asur uygarlıklarında görülmektedir.

O dönemdekiler bir şekilde pigmentleri nasıl bulacaklarını, nasıl hazırlayacaklarını keşfetmişler ve yağlı maddelerle karıştırarak mağara duvarlarını ve vücutlarını boyamışlar. Bu da kimyasal karışımların başlangıcı olmuştur.

O dönemde vücutlarını boyamanın amacı güzel görünmek yerine tehlikelerden korunma şekliydi. 

Tarih öncesi pigmentlerin analizi 17 farklı rengin kullanılmış olduğunu gösteriyor. En çok kullanılan renkler ise beyaz, kırmızı, turuncu ve yeşil olmuş. Yani doğanın renkleriyle uyumlu, gerektiğinde sizin en az şekilde görünmenizi sağlayacak renkler

 Mısır duvar resimlerinde figürlerin yüzleri hep makyajlı olarak çizilmiştir. Bu dönemde kadınlar gözlerine hayvan yağıyla yapılan farlar ve siyah sürmeler sürüyordu. Kırmızı toprak boyasını ise ruj olarak kullanıyorlardı.O dönemde oje olmadığı için ellerine kına yakıyorlardı.


Mısırlılarda göz makyajı, bakırın, yeşil maden filizi ve kurşunun koyu gri maden filizi ile dövülüp ezildikten sonra karışım halinde bir kutuya yerleştirilen tozla yapılıyordu. 

Zaman ilerledikçe makyaj için kullanılan boyalar bitkilerden elde edilmeye başlanmıştır.

Mısır kraliçesi Kleopatra en eski bilinen güzelliğine düşkün,  makyaja meraklı  kadınlardan biridir. 




Eski Mısır krallarının da yüzlerine ve gözlerine makyaj  yaptığı yazıtlarda görülmektedir. 

Yazıtlardan tahmin edildiğine göre  Mısır’da özel törenlerde kral ve rahiplerin özel olarak  tören makyajı  yaptıkları  tahmin edilmektedir.

Eski Mısırda ki gözleri belirginleştirmek için sürme çekilmesi günümüze kadar gelen bir uygulamadır.







Ayrıca savaşlarda kamuflaj amaçlı  makyaj yapıldığı  da ortadadır.Savaşa gidilirken erkeklerin yüzlerini çeşitli bitkilerden elde edilen boyalarla boyadıkları  tahmin edilmektedir.Bu gelenek günümüzde de uygulanmaktadır.

İlk ojeyi keşfedenler Çinlilerdir.

Çinliler İ.Ö. 3000 tarihinde balmumu, renkli tozlar, sakız ve yumurta beyazı kullanarak öjeyi yapmışlardır.
Antik Aztek ve İnka uygarlıkları dudaklarını ve tırnaklarını boyamak için kırmızı böceklerden elde ettikleri bir tür boya kullanmışlar.
Antik Roma’da kırışıklıklar, çiller ve cilt lekeleri hastalık alameti olarak kabul ediliyordu.

Bu dönemde Romalılar kırışıklıkları gidermek için kuğu yağı ve eşek sütü, çil tedavisinde ise salyangoz külü kullanmışlardır.

Antik Roma’da “cosmatae” , yani kozmetikçiler Romalı kadınların güzellik ve bakımlarından sorumlu kadın hizmetçilerdi. Cosmatae’ler birçok kozmetik boyayı kendi tükürüklerinde çözündürerek güzellik malzelemerini hazırlıyorlardı.

1400’lü yıllarda ise kadınlar beyaz üstübeç adlı bir boyayı fondöten şeklinde kullanarak ciltlerinin rengini açıyorlardı. Çok zararlı bir madde olan üstübeç, sonunda ölüme bile neden olabiliyordu.
Kraliçe Elizabeth döneminde kadınlar, rimel, kaş kalemi ve eyeliner olarak bir çeşit katran kullanmışlardır. Katran kadınların gözlerini güzelleştirirken aynı zamanda etrafa çok kötü bir koku yayıyor ve bu yanıcı özellikteki madde körlüğe neden olabiliyordu.

Kraliçe Elizabeth’in tahta çıkışı ile beyaz ten güzellik, mükemmellik simgesi haline gelmiştir.Beyaz pudra kısa sürede vazgeçilmez bir kozmetik urun haline gelmiş. Bu pudra arpa ilave edilmiş nişasta ve su mermerinden veya beyaz kurşundan yapılırdı. 

Kırmızı toprak boyası allık olarak kullanılırdı. 

Dudaklara su mermerinden veya Paris alçısından yapılan kalemlerle boyanırdı. Bu maddeler önce toz haline getirilir sonra da renklendirici bileşim maddeleri bir macunla karıştırılır. Bu karışım yuvarlanarak tebeşire benzer bir biçime getirilir ve güneşte kurumaya bırakılırdı. 

Elizabeth devrinin asilleri ciltlerini dışarı çıktıkları zaman güneşten koruyabilmek için yumurta akını ince bir tabaka halinde yüzlerine sürerlermiş. Yumurta akı bu makyajın bozulmasını engellerdi.

Orta Çağ kadınları şakaklarındaki ve boyunlarındaki bütün tüyleri almışlardır.

İtalya’da 17.yy’da kadınlar, güzelavrat otu (belladonna) adında bir bitki kullanarak gözbebeklerini büyütüyorlardı. Bu bitki uzun süre kullanıldığında ise göze zarar vererek körlüğe neden oluyordu.

Viktorya döneminde, üst sınıf kadınları asla makyaj yapmayı düşünemezlerdi, çünkü makyaj yapmak o dönemde fahişelikle, sahne sanatçılarıyla ve çalışan kadınlarla ilişkilendirilen bir simgeydi.
Eski Romalılar makyaja pek önem vermezdi. 

Fakat Müslüman ve Yahudi dünyasında kozmetiğin yeri önemliydi.

Kur'an'da sürmenin kullanılması bir surede tavsiye edilmiştir.

6. yüzyıl civarında gösteri sanatı  iyice ortaya çıkmaya başladıkça sahne makyajı  ortaya çıkar.Canlandırılan rollere uygun makyajlar yapılır veya maskeler kullanılır.

10.yüzyıl civarında tek tip makyaj moda olmuştur.Yüzler beyaza boyanır,  peruklar takılır ve özellikle yanaklar ve dudaklar belirginleştirilir. Bu asiller arasında yaygın olarak kullanılmaktadır.

Güzelleşme adımları ilk olarak Asya’da başlamıştır. O dönemin en süslü kadınları Hinduların olduğu tahmin edilmektedir. Eşlerine güzel ve çekici görünmek için makyaja önem vermeye başlamışlardır.



 Hindu kadınlar için kozmetik ürünleri ve parfümler üretilirmiş. Bu yüzden Hindu kadınları güzellik tüyolarını öğrenmeye çalışır, dövme yapmayı, saç ve tırnak boyamayı, giysilerine hava katmayı öğrenirlermiş. Göz kapaklarını bazlı bir boya ile boyar, yüzleri ve kolları safran tozu ile sarartır, ayak tabanlarını da kına ile kızıllaştırırlarmış. Hatta günümüzde bile bu geleneksel makyaj yapımına devam edenler vardır.
Barok döneminde yüzler beyaza boyanır ve yanak ve dudaklar öne çıkarılır.Dini törenlerde yüzler tamamen boyanırdı.Yüz boyama dışında kokulu yağlar kullanılmıştır.




Makyaj doğudan baharat ve ipek taşıyan kafilelerle, bu gelenekler, Avrupa'da, önce Grek ve Roma Uygarlıkları'na yayıldı.


1. yüzyılda, Neron ve Poppe; tenlerini üstübeç ve tebeşirle beyazlatırlar, gözlerine sürme çeker, dudaklarına ruj sürerlerdi. Bu makyaj Haçlı Seferleri ile tüm Avrupa ülkelerine yayıldı.




13. yüzyıldan itibaren, soylular, saç boyası, fondöten ve parfüm kullanmaya başladılar. 

16. yüzyılda ise; kadınlar üstübeç ile yüzlerini pudralayıp, bitkisel karışımlarla dudaklarını kırmızıya boyuyorlardı.

17. yüzyıldan itibaren makyaj, tüm sosyal sınıflar arasında yaygınlaşmaya başladı.

Osmanlıda ise;
Günün büyük bölümünü hamamda geçiren kadınlar için en önemli şey kusursuz bir cilde sahip olmaktı. Bunun için uzun saatler keselenip ölü derilerden arınıyorlardı. Ciltleri hem daha parlak hem de yumuşak oluyordu.Güzel olmanın başlıca koşullarından biri beyaz tenli olmaktı. Kadınlar İçerdiği meyve şekeri ve antiseptik olması sebebiyle ellerine ve yüzlerine beyazlatıcı olarak limon suyu sürüyorlardı.Osmanlıda sabun güzellik için kullanılan ürünlerin başında geliyordu. Sabunların kokusunu ve şekillerini kadınlar kendileri belirliyor ve onlara özel sabun üretiliyordu.Saçlar sabunla yıkandıktan sonra sertleştiği için ebegümeci ve hatmi çiçeğinden yapılan özel yağlarla saçlara bakım yapılıyor. Saçlar hem ipek gibi oluyor hem de hoş kokuyordu.Kadınlar kil ve suyu karıştırıp kapların içinde bekletiyor, sonra da yüzlerine sürüyorlar. Kil hem antiseptik hem de yağ dengeleyici olduğundan saç bakımında bile kullanılıyorKeselenen ciltleri kuruyup çatlamasın diye kadınlar özel hazırlanmış yağlarla masaj yaptırıyorlardı. Zeytinyağının içine atılan gül yapraklarıyla hoş bir yağ elde ediliyordı. Bir de susam yağını tercih ediyorlardı. Özellikle eller, ayaklar ve tırnaklar bu yağlarla güzelleşirken yüzleri için de badem yağını kullanıyorlardı.

Osmanlıda Makyaj malzemelerinin henüz olmadığı bir dönemde kadınlar çekici olabilmek kendi malzemelerini kendileri üretiyorlardı. Elmacık kemiklerini vurgulamak için kullandıkları allığın tarifi şöyle: Bir çay bardağı gül goncası ve bir çay bardağı hibiscus havanda dövülüyor. Yanak bölgesine sürüldüğünde allık görevi görüyor ve hoş bir koku yayıyor. Sıcak suyla sulandırıp parmak uçlarıyla dudaklara sürüldüğünde kiraz rengi ruja dönüşüyordu.



 Modern makyaj ise, " sinema " nın etkisi ile, 1920'lerde popülerleşti.

19. yüzyıla kadar, zararlı kimyasallar ( kurşun gibi ) içerebilen makyaj malzemeleri; günümüzde,son derece ileri tekniklerle laboratuarlarda test edildikten sonra, piyasaya sunulmaktadır. İleri derecede hassas ciltler için, antiallerjik veya organik yapılı bileşiklerin kullanılması, bir taraftan seri üretimlerle maliyetin düşürülmesi sonucunda, tüketici popülasyonu giderek genişlemektedir.


Terlemeyi önleyen ve etkin maddesi alüminyum klorür olan terlemeyi baskılayan koku gidericiler de 1890’larda ortaya çıktı.

Kadınların koltukaltı tüylerini temizleme alışkanlığı da, Wilkenson Sword adlı jilet şirketinin 1915 yılında Harper’s Bazaar dergisinin kapağında koltukaltı temiz bir manken kadın kullanmasıyla ortaya çıkmış.


1938 yılında ilk suya dayanıklı maskara boya açıcı olarak kullanılan turpentin maddesi karıştırılarak keşfedilmişdir.

Kozmetik endüstrisinin günümüzdeki anlamıyla büyümeye başladığı dönem, 20.yüzyılın başları 1910’lu yıllarla 50’li yıllar arasında, gazete ve

dergilerde çıkan yazılar aracılığıyla, kadınlara, egzersiz, diyet ve
kozmetiklerle saç ürünlerinin düzenli kullanımının kendilerini daha
çekici yapacağı anlatıldı. 

Daha önceleri bu tür güzellik yardımcılarının
yalnızca ahlaksal değerlere bağlılığı kuşkulu çevrelere özgü olduğu
düşünülürdü.


İlk kadın sinema oyuncularından Theda Bara’nın beyazperdedeki, Helena
Rubinstein kozmetik ürünleriyle süslenmiş görüntüsü sansasyon
yaratmıştı.



Theda Bara



Rubinstein, rimeli ve renklendirilmiş pudra kavramını
geliştirdi. Fransız sahne sanatçılarından etkilenerek gözleri renklerle
gölgelendirmeye başladı; dudakları kırmızıya boyayarak
belirginleştirdi. 

Hollywood’da makyaj sanatçısı olan Max Factor ise, o
dönemlerde çok çeşitli ürünlerle kozmetik endüstrisine katkıda bulunmuştur.

Birinci Dünya Savaşı’nın da kozmetiğin yaygınlaşmasında önemli rol oynadığı
düşünülüyor. 

1910’ların sonunda kadınlar hem toplumsal hem de ekonomik
açıdan özgürleştiler. 

1920’lerde, sinema sayesinde beyaz ten modası
tarih oldu; artık, bronz ten modaydı.

Bronzlaşma modasını ilk başlatan kişinin Coco Chanel olduğu söyleniyor. Coco Chanel bu modayı Fransız Rivierasında yanlışlıkla cildini güneşte yaktıktan sonra yaygınlaştırmış.

Coco Chanel

 İkinci Dünya Savaşı sırasında
naylon çorap kıtlığı nedeniyle çıkan “bacak makyajı“ modasının ardından,
1950’lerde, bronzlaştırıcı ürünlerin reklamlarında artış oldu.

1960’larda, hem takma kirpiklerin hem de “doğal” kozmetik ürünlerinin
popülerliğinde artış oldu. 

Doğal ürünler, havuç suyu ve karpuz özü gibi
karışımlara dayanıyordu.

1970’lerde, ABD’de soyu
tükenmekte olan canlıları koruma yasasının yürürlüğe girmesiyle, belli
bitkilerin kozmetik üretiminde kullanılması yasaklandı.




28 Nisan 2016 Perşembe

Kırmızının Tarihte Yeri


Kırmızı sözcüğü dilimize Arapçadan geçmiştir. 

Kırmızı "kırmız" adlı bir böcekten elde edilen ve Osmanlı döneminde romatizma tedavisinde kullanılan, koyu kırmızı renkte bir ilacın adından geldiği de söylenir.



Kırmız Böceği

Kızıl sözcüğü ise Eski Türkçede kızmaktan (çok fazla ısınarak kızıl renge bürünmek) türemiştir.

 "Al" sözcüğü ise Türkçedir.

Kırmızı,ana renklerdendir. 

Güneşin içinde ki ve gökkuşağında ki kırmızı renk  gözümüzün açısına 42 derecedir.

 Kırmızı ışığın dalgaboyu tahminen 630-760 nanometre civarındadır. 

Kırmızı en düşük frekanslı renktir. 

Kan hemoglobin yüzünden kırmızıdır. 

Kırmızı renk deniz suyu tarafından emildiği için siyah gözükürler.

Kırmızı,İştah açar. O yüzden dünyadaki gıda firmaları  logolarında kırmızıyı kullanır. Kırmızı tansiyonu yükseltir, kan akışını hızlandırır. 

Kırmızı için yanlış bir inanış vardır, boğaların kırmızıya saldırdığı sanılır. Oysa boğalar renk körüdür. Boğalar ,kırmızıya değil kendilerine sallanan koyu renkli beze saldırır.

Kırmızı rengini çağrıştıranlar;
Aşk, sevgi, nefret, cesaret, kuvvet, ısı, enerji, mutluluk, refah, saldırganlık, kızgınlık, cinsellik,sonbahar, komünizm, tutku, güzellik, ateş,tehlike, kan, Noel,savaştır.

Kırmızının anlamı; Tanrı, Koruyucu Ruh, Ocak (Ev), Dirlik, Bağımsızlık, Hürriyet

“Kırmızı, primitif ilk insanların keşfettikleri renkler arasında yer alır. İspanya‟nın kuzeyinde bulunan Alta mira ve Fransa‟nın güneyinde yer alan Lascaux mağaralarındaki resimler incelendiğinde, bolca kırmızı renge rastlarız. Primitif insanın doğasal özlü bir boya olan kırmızıyı, bu denli çok kullanmasının nedeni, belki de insan üzerindeki kuvvetli etkisinden kaynaklanıyordu. Ayrıca Tunç çağından kalma mezarlarda ölünün yanında bulunan çeşitli kaplar içerisinde, bolca kırmızı boyanın bulunması bu rengin hayatlarında önemli bir yer tuttuğunu gösterir.” 

“Eski Yunanlılarda kırmızı “erkeksi” kimliğe sahipti ve savaş tanrısı Ares ile özdeşleşmişti. Oysa ilkel kültürlerde kırmızı “ dişi ilke”nin rengidir. Çünkü toprak ana ilkel insanlara ilk Neolitik figürleri gerçekleştirmeleri için aşı boyasını sunmuştu”. Yunan tanrısı Ares gibi Roma‟da onun karşılığı olan Mars‟ta kırmızı renkte tasvir edilir. 

“ Eski yunan heykelleri de genellikle mavi ve kırmızı renge boyanırdı.Boyalar zaman içerisinde dökülmüş olduğu için kimse eski yunan heykellerinin boyalı olduğunu bilmemektedir.”

Türk mitolojisinde kırmızı, al rengi adıyla görülür.

. Türkler al rengini kutsal renk olarak görmüşlerdir. 
Türkmen boylarının başlarına taktıkları Börk adındaki başlıkların tepe kısmı tanrıya yakın olduğu için al rengindedir. 



Günümüzde gelinler bekâretin sembolü olarak kırmızı kuşak takmaktadırlar. Geçmiş dönemlerde ise Anadolu‟da gelinliklerin rengi kırmızıdır. 

Kanın rengi olarak kabul edilen kırmızı, Türkiye Kızılay Derneği'nin beyaz zemin üstünde kırmızı aydan oluşan bir bayrağı da aynı anlamdadır. Kızılay bayrağındaki beyaz renk yaralı askerlerin gömleklerini, kırmızı ay ise kan izlerini simgelemektedir.  

Geçmişte Japonya‟da Bürokratlar kırmızı elbiseler giyerdi. Kırmızı ipek Kimono‟ların da insana şifa verici etkilerinin olduğuna, Japonya‟da Beniban (safran) ile boyanan iç çamaşırlarının ise, giyeni sıcak tuttuğuna inanılırdı. Çin‟de ise gelinliklerin rengi kırmızıdır.

Kızılderilerde kırmızı rengin önemli bir yeri vardır.  Kızılderili Astrolojisine göre Mersin balığı döneminin simgesel rengi kırmızıdır ve madeni simgesi de Gröna
(kırmızı renkli sert bir taş)ve demir‟dir. (kızıllaşmış toprak demir oksit)

Rusya da “Kırmızı hem  “güzel” hem “başlıca” hem “en önemli” anlamına gelir”.İlerleyen dönemlerde kırmızı devrimin rengi olacaktır. 

 Kırmızının çeşitli toplumsal anlamları vardır. Bu anlamlar orta çağda yoğunlaşmıştır.
  Orta çağda kırmızıya diğer renklere göre zor elde edilmesinden dolayı yoğunlaşılmıştır.
 Kırmızıyı elde etmekte en çok zorlanan kumaş boyacılarıydı. 
Krallar; zor bulunması, çok pahalı olması ve elde edilmesi zor olan kırmızı renkte boyanmış kıyafetler giyerek krallıklarını ilan ederlerdi. 

Ortaçağda kırmızı rengin bu kadar önemli olmasına sebep olan ilk unsur, rengin çekiciliğinin yanı sıra kırmızı rengi elde etmenin her insana nasip olmadığıdır. 

Kırmızı tıpkı altın, yakut gibi çok pahalıdır ve ihtişamın simgesi haline gelmiştir. Eco(2006:105-106) “Güzelliğin Tarihi” adı kitabında ortaçağ soyluları için şunları söylüyor. “Ortaçağ soyluları güçlerini göstermek için altın ve mücevherler takarlar ve erguvan kırmızısı gibi değerli renklere boyanmış giysilere bürünürlerdi.” 

Köylü kesim ortaçağ Avrupa‟sında zenginler kadar kırmızı kıyafetler giyemiyordu. Devlet yasaları ve kırmızı rengin çok pahalı olmasından dolayı nadiren tercih ediliyordu. Bazı boya bitkilerinden yapılmış kıyafetler giysilerde, doğuda olduğu gibi kaliteli kök boyalardan yapılmadığı için ve doğunun tariflerine uygun boyanmayan kumaşlar hemen soluyordu. “Almanya‟da 1525 yılında köylüler ayaklanmış ve birçok hakkın yanı sıra kırmızı giyebilme hakkını da talep etmişlerdir.” 
(Greenfıeld , 2008 s) 

Fransa‟da “I François ve IV.Henri iktidarları arasındaki dönemde fiyatların aşırı yükselişini durdurmak için 11 ferman çıkarılmış ve hangi kumaşların giyilmesi gerektiği, hangi süslerin yada hangi renklerin yasak olduğu belirlenmiştir.”

16 yy İskoçya kraliçesi Mary‟nin hazin öyküsünde, Mary idama giderken içinde bulunan kırmızı renkli kıyafeti dikat çeker. Kaynaklara göre kuzeni İngiltere kraliçesi I Elizabeth‟e isyan planı yaparken yakalanmış ve idama mahkûm edilmiştir. 
İnançlarına bağlı olan Mary Katolik olan İskoçyanın Protestanlığı tercih etmesi nedeniyle yıllarını hapishanede geçirmiş ve yanına sığındığı kuzeni I Elizabeth tarafından da idam edilmesi istenmiştir. 
Asıl dikkati çeken, anlatılan idam sahnesidir. “ 1587‟de kukuletalı cellâtla buluşmaya mahkûm edildiğinde siyah- kırmızı bir elbise seçmişti. Siyah ölüm içindi ama kırmızı renk( böcek kanıyla boyanmıştır) ölümü karşılama cesaretini simgeliyor ve kuvvetlendiriyordu.” (Finlay, 2007 : 139). 

Greenfıeld .(2008 s) İskoçya kraliçesi Mary‟nin idam sahnesini şu şekilde anlatır;

“O sabah şık bir rahibe gibi giyinmişti üzerinde siyah kadife işlemeleri olan uzun, siyah saten bir elbise giymişti ve belinden – Protestan İngiltere‟ye tekrar aşılamak istediği inancın sembolleri olan iki tesbih sarkıyordu. Kumral saçlarını uzun beyaz bir baş örtüsü kaplıyordu. Ama sahneye çıkıp elbiselerini çıkardığında bütün manastır çağrışımları yok oldu, çünkü siyah ve beyazın altına koyu kırmızı kadife bir iç etekliği ve koyu kırmızı saten kortaj giymişti . Tudor İngilteresi‟nde ve Avrupa‟da kırmızı; şehitlik cesaret ve kralık soyuna ait kanın rengiydi.”

Sanatta Kırmızı

15.yüzyıldan itibaren resmin konusu değişiyordu.
15.yy başından itibaren resimdeki insanın kişi özelliklerinin ele alındığı görülür. 

Jan Van Eyck Türbanlı Adam Portresi, 1433



Bu resimde dönemin burjuva sınıfının yansımasını görürüz. O dönemde sınıf atlamak isteyen Rönesans erkekleri arasında kızıl kepler ve şapkalar revaçta olan moda aksesuarlarıydı. 
Bu kırmızı türban takmış adam, ressamın kendisi de olabilir. Dönemin modasına uygun yaşam tarzını yansıtmaktadır. 
Rönesans tüccarları ve sanatçıları için kızıl türban çok etkili bir reklâm yoluydu.
Van Eyck‟ın Bourgogne dükünün yanında geçirdiği yıllarda hızla eriştiği servet ve ün Burjuva hayatı yaşamasına sebep olmuştur. Bu nedenledir ki, kırmızı türbanı ile resmedilmiş kişi ressamın kendisi olabilir. 


Raffaello Papa X. Leo ve Kardinalleri,1518





Rönesans‟ın üçüncü büyük sanatçısı Raffaello 1518 yılında Papa X. Leon ve Kardinallerini resmettiği çalışması portre çalışmaları arasında önemli bir yer tutar.
 Arkada koyu bir fon ve figürleri saran yumuşak bir gölge halindedir. Eserde görülen ışık-gölge biçimlenmesini Leonardo da Vincinin çalışmalarında bile görülmediği söylenmektedir. Çünkü bu resim doğadan alınan gözlemin keskin çizgilerini taşımaktadır.
Manastır hayatının yüzde yansıttığı, titiz dini ruh, başarı ile anlatılmıştır.
Raffaello Papa için çalışan, eserlerini veren sanatçılar arasındadır. Sanatçı yaşamının büyük çoğunluğunu Vatikan da geçirmiştir.

Raffaello‟nun seçtiğimiz bu eserinde, Papaların sanata karşı koruyucu yanlarını görürüz. 

Kardinallerin giysilerinde, hatta neredeyse eserin tümünde tercih edilen kırmızı renk, 16. yy‟da kırmızıya verilen önemi bize hatırlatıyor. “ Kadife ve damasko kumaşlar, çeşitli zengin tonlarla, ihtişam ve güçlülük havasını arttırıyor.”
Figürlerdeki  ihtişam, Medici ailesinden gelen Papanın, hem dini mertebesini, hem de ailesinden aldığı gücü ve ihtişamı sanatçı bu resme yansıtmıştır.

Raffaello Granduca, Meryem



 Meryem‟in kırmızı elbisesi Hıristiyanlığın İsa‟nın kanı ile ilişkilendirmesindendir. 
Meryem resimleri, aynı zamanda Raffaello‟nun ideal kadın güzelliğinin de simgesidir.

Caravaggio Aziz Jerome 1605-1606



 Barok sanatının özgün ressamı Caravaggio „nun “Aziz Jerome” adlı eseridir.

Kırmızı rengin dinsel anlamda kullanımı, Aziz Jerome‟nın çıplak vücudunu saran kumaşta da görülmektedir. 

İsa‟nın kanını temsil eden kırmızı aynı zamanda Azize, kilisenin bahşettiği şehitlik kimliğini kazandırır. 

Yaşlı aziz, açık ya da kapalı kitap ciltleri ile karmakarışık olmuş masada, çok sayıdaki teolojik eserinden birini yazarken betimlenmiştir.

Bir eli ile kitabın ucunu tutan figür, diğer kolunu masaya uzatmış ve elinde not almaya hazır bir kalem tutmaktadır. 

Masanın üzerindeki kolundan başlayarak, çıplak vücudunun saran kırmızı kumaş bulunmaktadır. 

“Bu kumaşın geniş bir alana yayılışı, kitabını yazan bir yazardan akan kan olarak ya pişmanlık duyunca tanrıya sunulan kanın bu kez tövbekâr bir erkek tarafından sunuluşu olarak okunabilir.” 
( Cappodona, 2008)


 Caravaggio‟nun bu eseri, Raffaello‟nun eserinde bahsettiğimiz gibi kardinaller, kentsoyluları ve krallara layık görünen kırmızının, kültürel yaşamın içinde ve dini simgelere uygun, Coppodona‟nın deyimi ile (2008) “seküler olanla dinsel olanın kırmızı renk aracılığı ile bir araya gelmesini simgelemektedir.”

Caravaggio çoğunlukla eserlerinde vücutları saran, ya da resmin genel yapısı içinde akıp giden kırmızı kumaşlar betimler. 

Rembrant Van Jin Yahudi Gelini ( 1667)




Işık ve renk ustası olan sanatçının eserleri gerçekçi bir gözleme dayanır.

“1667 tarihli bu yapıtta, figürlerin yüzündeki ifade ve eserin genel yapısı, sevgi ve şefkat yüklü bir evlenme sahnesi çıkarır karşımıza. 

Yahudi bir şairin düğününe ait olduğu düşünülen ya da Rembrant‟ın komşusu olan Musevi Ghettoso‟nun sanatçıya sipariş verdiği eserlerden biri olduğu söylenen bu eserde gelin, mahcup, ürkek bakışlarla, biraz tedirgin olduğunu hissettirse de, erkek figürü, yeni eşine şefkatle dokunmakta ve bakmaktadır. 

Aynı zaman da bu eser kırmızı rengin, gelinin üzerinde tercih edilmesi nedeniyle eski Yahudi gelenekleri ve Yahudilerin kırmızı renge kattığı anlamlar hatırlanmalıdır. 

“Yahudi geleneklerinde kırmızının, son derece önemli ve karmaşık anlamları vardır. Sadece insan anlamında değil – İbranice “Adam”(Türkçe: “Adem”)”kırmızı” demektir- aynı zamanda yanan çalı biçiminde tanrıyı temsil ediyordu. Açık kırmızı kanı feda etmenin rengiydi, ama aynı zamanda bir günah işlemekten sonra bu fedakârlıkla kendini affettirmek isteyen kişinin günahının rengi de açık kırmızıydı.”( Grenfield,2008)









 




20 Nisan 2016 Çarşamba

Oran Ve Uyum Olarak Güzellik

SAYI VE MÜZİK

Yunan ve Roma dünyasının ortak güzellik tanımında oranın her zaman renklerin cazibesiyle bağlantılı olduğunu unutmamak gerekir,ayrıca bu gerçek Antikçağdan beri Güzelliğin neden daima oranla özdeştirildiğini de anlatır.Eski Yunanın MÖ VII.  ve VI.yy arasında yaşamış  Sokrates öncesi düşünürleri her şeyin kaynağının ne olduğunu tartışmaya başladıklarında amaçları ,dünyayı tek bir yasanın yönettiği düzenli bir bütün olarak tanımlamaktı. MÖ VI.yüzyılda kozmolojiyi ,matematiği doğa bilimlerini ve estetiği aynı şemsiye altında toplayarak bu ilişkiyi açık bir biçimde ortaya koyan ,Pitagoros okulu oldu.

Seyahatleri sırasında şüphesiz Mısır matematiğiyle karşılaşan Pitagoras,her şeyin başlangıcının sayı olduğunu iddia eden ilk kişiydi .Pitagorosçular sonsuzluktan ve bir sınıra indirgenemeyecek her şeyden dehşetli ürküntü dudyduklarından ,gerçeği sınırlayabilecek ,ona düzen ve anlaşabilirlik verecek bir kural bulmak için sayılara baktılar.Pitagorosla birlikte evrene estetik-matematik bakışı doğdu:evrendeki her şey düzenli olduğu için vardır;düzenlidir çünkü başlı başına varlığın ve Güzelliğin en temel koşulu olan matematik yasalarının gerçekleşmesini ifade eder.


Franchino Gaffurio

Müzikal sesleri yöneten matematiksel oranları ,yani duraklamaların temelde dayandıkları oranları,bir telin uzunluğu ile bir notanın yüksekliği arasındakı ilişkiyi ilk inceleyenler,Pitagorosçular olmuştur.Müzikal oran fikri Güzelliğin yaratılması için gerekli tüm kurallarla sıkı  sıkıya bağlantılı görülüyordu.Antikçağ boyunca geçerli olan bu oran görüşü MS IV ve V. yy Boethius tarafından yazılmış eserlerle Ortaçağ’a taşınmıştır.Boethius bize Pitagoras’ın bir sabah bir demircinin çalışmasını izlerken örse inen her çekiç darbesinden farklı bir ses çıktığını nasıl belirlediğini böylelikle elde edilen skaladaki seslerin çekiç ağırlıklarıyla orantılı olduğunu nasıl orantılı olduğunu nasıl saptadığını anlatır.


MİMARİ ORAN

Yunan tapınaklarına hakim olan oranlar,sütunlar arasındaki uzaklıklar veya cephenin çeşitli bölümleri arasındaki oran,müzikteki aralıkları belirleyen oranlarla örtüşür. Gerçektende sayının aritmetik kavramından çeşitli noktalar arasındaki uzay geometrisi kavramına geçiş,Pitagorasçı bir yaklaşımdır.





Tetraktis Pitagorosçuların üzerinde anlaştıkları sembolik bir figürdür ve sayısalın uzaya ve aritmetiğin geometriye indirgenmesinin kusursuz bir örneğini oluşturur.Bu üçgenin her yanı dört noktadan oluşur ve üçgenin merkezinde diğer bütün sayıların üretildiği tek bir nokta ,yani birim bulunur.Dört sayısı böylelikle gücün adaletin ve dayanışmanın eşanlamlısı olur ;dört sayılı üç diziden oluşan üçgen kusursuz eşitliğin sembolüdür ve sonsuza dek de sembolü kalacaktır.Üçgeni oluşturan noktalar toplandığında on sayısına ulaşılır ve bu ilk on rakamla olabilecek bütün sayıları ifade etmek mümkündür.Eğer sayı evrenin özüyse,o zaman tetraktis ( onluk) evrenin tüm bilgeliğinin ,bütün sayılarının ve mümkün olan tüm sayısal işlemlerinde özü demektir.



Eğer Tetakris modeline uyan sayılar oluşturmayı sürdürüp ,üçgenin temelini genişletirsek,içinde çift sayılar ile tek sayıların birbirini izlediği sayılar diziler elde ederiz.Ne var ki bu aritmetik uyumlar,geometrik uyumlara da tekabül ettiğinden,göz sürekli olarak bu noktaları birbirleriyle birleştirip ,birbirlerine bağlı ,kusursuz eşkenar üçgenlerden oluşmuş sonsuz diziler kurabilir.



                                             Notre Dame Katedrali


Mimari uygulamalarda oran ilkesinin yeniden ortaya çıkışı sembolik ve anıştırmalar şeklinde de görülür.Gotik sanattaki beşgen yapıları,özelliklede katedrallerdeki gülbezek süsleri belki de böyle yorumlamamız doğru olur.Duvarcı ustalarının imzalarına,diğer bir anlatımla her katedral ustasının kilittaşı gibi ,inşaatındaki en önemli taşlara kazıdığı kişisel şifrelerine de bu gözle bakmamız gerekir.Bunlar belirli diyagramlara yada ‘kafeslere’ otutturulmuş geometrik desenlerdir.


İNSAN VUCUDU

İlk pitagorasçılar için, uyum sadece tek- çift arasındaki zıtlıktan değil,aynı zamanda sonlu-sonsuz,teklik-çokluk,sağ-sol,dişi-erkek,doğru-eğri arasındaki zıtlıktan da kaynaklanıyordu,ama Pitagoras ve tilmizleri için iki zıtlığın karşıtlığında içlerinden sadece biri kusursuzluğu temsil ediyordu: tek sayı,doğru ve kare iyiyi ve güzeli ;onlara zıt konumdaki gerçeklikler ise yanlışı,kötüyü ve uyumsuzluğu temsil ediyordu.

Herakleitos farklı bir çözüm önerir:eğer evren zıtlıkları,teklik ve çokluk,sevgi ve nefret ,savaş ve barış ,sükunet ve hareket gibi birbirleriyle uyumsuz görünen unsurları içeriyorsa,bunlar arasındaki uyum içlerinden birini yok ederek değil,her ikisini de sürekli gerginlik durumunda bırakarak sağlanır.Uyum zıtlardan birinin yokluğu değil ,zıtlar arasındaki dengedir.
MÖ V.  ve IV.yy arasında yaşayan pitagorasçılar bu önermeleri kabul edip temel öğretilerinin arasına katmıştır.


Kore Atina

MÖ VI.yy sanatçısı ozanların yücelttiği kendisinin de ilkbahar sabahı sevgilisinin yüzüne bakarken gördüğü ölçüsüz Güzelliği yaratmak zorunda hisseder kendini ;ne var ki Güzelliği taştan yontması ,kızın görüntüsünü bir biçimde somutlaştırması gerekir.İyi biçim için gerekli şeylerin ilki işte bu doğru oran ve simetri koşuluydu.Bu yüzden sanatçı gözleri eşit yontmuş,saç örgülerini eşit dağıtmış ,göğüsleri aynı büyüklükte göstermiş,kollara ve bacaklara eşit doğruluğu vermiştir.Aynı zamanda da genç kızın elbisesinin kat yerlerini eşit ve simetrik yontarken ,aynı kuralı o dönem heykellerinin tipik özelliği olan belli belirsiz tebessümle kıvrılan dudakların uçlarına da uygulamıştır.
O tebessümün çekiciliğinin sadece simetriye bağlanamayacağı bir gerçekse de ,hala oran kavramına sıkı sıkıya bağlı kalındığını görüyoruz.



Polikleitos


İki yüzyıl sonra,MÖ IV.yüzyılda,Polikleitos parçalar arasında doğru oranla ilgili tüm kurallara uyduğu için sonradan Kanon olarak anılacak bir heykel yaptıysada ,Kanon’u destekleyen ana ilkenin temeli iki eşit öğe arasındaki denge değildir.Vucudun tüm bölümleri geometrik anlamda oran ölçülerine karşılıklı olarak uymak zorundadır:A’nın B’ ye oranı B’nin C’ye oranı gibidir.Daha sonra Vitruvius doğru vucut oranlarını figürün parçalarıyla ifade eder: yüz toplam boyun 1/10 ‘u kafa 1/8 i ,göğüs uzunluğu 1/4 ü olmalıdır.

Eskiler şu mantığı yürütmüşlerdi:Doğada nasılsa,sanatta da öyle olmalıdır;oysa çoğu durumda doğa dört parçaya bölünmüştür.Dört o halde temel sayıdır.Dört sayısı ana yönlerin,ana rüzgarların ,ayın safhalarının,mevsimlerin sayısıdır ve Adem adı dört harfle yazılır.



Vitruvius Adamı

Öyleyse ,kollarını açan bir adamın genişliği yükselliğine eşit olduğundan ;böylelikle tabanı ve yüksekliğiyle ideal kareyi meydana getirdiğinden,
Vitrivius’un da düşündüğü gibi ,insanın temel sayısı da dört olmalıdır.

Bazı dillerde ‘Dörtgen’ sözcüğünün ahlakından kuşku duyulmayacak bir insanın sembolü olarak kullanılması gibi,dört sayısıda ahlaki kusursuzluğun sayısı olmalıydı.Oysa,beş sayısıda gizli bağlantılarla yüklü bir sayı olduğundan ve beşli küme mistik ve estetik kusursuzluğu simgelediğinden ,HOMO QUADRATUS beşli de olmaktaydı.
Beş çarpıldığında durmaksızın dönüp kendine ulaşan dairesel bir sayıdır.
Varlıkların özü ,temel bölgelerin ,canlı türlerinin sayısı beştir;beşli Tanrının matrisidir ve Kutsal yazılarda da bulunur ;her şeyden önce de insanda ,merkezini göbek deliğinin oluşturduğu aynı beş sayısı ,çevresini çeşitli uzuvları birleştiren doğruların meydana getirdiği beşgenin içinde mevcuttur.

KOZMOS  VE DOĞA

Boethius tarafından Ortaçağ’a taşınan Pitagoras geleneğinin gözünde,insanın ruhu ve vucudu müziği denetleyen kurallara boyun eğer;ve bu oranlar kozmik uyumda karşımıza öylesine kapsamlı çıkar ki;hem mikro hemde makro kozmoslar aynı zamanda matematik de, estetik de olabilen tek bir kuralla birbirlerine bağlı görünürler.Bu kural kendini dünyanın müziğinde de gösterir;Pitagoras’a göre ,bu müzik gamı,her biri hareketsiz dünyanın çevresinde dönerken sesi dünyaya olan uzaklığından ve böylelikle dönüş hızından etkilenen gezegenler yaratılmıştır.Bu sistemden doğan ve duyularımızın yetersizliği nedeniyle işitemediğimiz müzik ,müziklerin en tatlısıdır.

Ortaçağ insanı dünyanın bu müzik Güzelliği teması üzerinde sonsuz sayıda çeşitleme geliştirecektir. IX.yüzyılda John Scotus Erigena dinlediklerinde seslerin bir anlam ifade etmediği ,ancak bir konserde birleştikleri vakit doğal tatlılık yarattığından,bir armoni oluşturmak için benzer ve benzemez ses düzenlerinin eşzamanlı olarak çalındığına inandığı bir yaratılış Güzelliğinden söz etmiştir.

Güzelliğin bu dünyada belirebilmesi için yaratılan varlığın ağırlık ve sayı bakımından farklılaşması ,çevresini oluşturan çizginin budanması,biçim alıp renge bulanması gerekir;başka bir anlatımla,Güzellik varlıkların yaratılış sürecinde alabilecekleri biçimlere bağlıdır.Chartres Okulu’nun sanatçıları matematik açısından değişmez bir düzenden değil,Yaradan’a geri dönerek gelişmesi her an yeniden yorumlanabileceği organik bir süreçten söz ederler.Bu dünyayı taşıyan sayı değil,Doğadır.

DİĞER SANATLAR

VillardeDe Honnecourt


Oran estetiği kavramının giderek daha da karmaşık hale gelen çeşitli biçimler alması resim sanatında da görülür.
Matematiksel incelemeler doruk noktasına Rönesans döneminin perspektif kuramıyla ve bu kuramın uygulanmasıyla ulaştı.Perspektif ifade kendi başına teknik bir sorun olmakla birlikte,Rönesans sanatçıları perspektif ifadeyi doğru ve gerçekçi bulmanın dışında güzel ve göze hoş göründükleri için de kullandılar
Rönesans dönemi perspektif kuramının ve bu kuramın uygulanmasının etkisi öylesine güçlüydü ki bu kurallara göre yapılmayan diğer kültürlerden ya da diğer yüzyıllardan temsilcilerin eserleri yıllarca ilkel,beceriksiz,hatta çirkin olarak tanımlanmıştır.

AMACA UYGUNLUK


SAİNTE CHAPPELE PARİS

Orta çağ düşüncesinin en olgun döneminde Aquino lu  Aziz Tommaso Güzelliğin var olabilmesi için ,oran dışında parlak renkler güzel sayıldığından ışıklı olması ve bütünlük taşıması gerektiğini ileri sürdü.
Güzellik varlıklar arasındaki karşılıklı işbirliğidir.Böylelikle bibirlerini taşıyarak ve birbirlerini destekleyerek sağlam temelli bir yapı oluşturan taşların karşılıklı işlevini ’güzel’ olarak tanımlayabiliriz.

Aklın algıladığı ,akıl ile nesne arasındaki doğru ilişkidir.Diğer bir deyimle oran,kozmosun birliğini ifade eden fizik ötesi bir ilkeye dönüşmüştür.